BİR DEFTER ONA BİR BANA

“Ailemin durumu iyiydi hocam” dedi Emine. “Köyde okul da vardı ama beni okula göndermediler. ”

“On dört yaşıma gelince de benden on beş yaş büyük olan aha bu İbrahim’e verdiler.

Okumak istedim, ailem göndermedi.

Evlenmek istemedim, zorla evlendirdiler “dedi.

Emine, otuzlu yaşlarda genç bir kadın…

Yaşayamadığı çocukluğuna hasret var, zeka pırıltıları yanıp sönen gözlerinde.

“Ben hiç vazgeçmedim hocam “dedi. “Okumayı oğlum okula başlayınca onunla birlikte öğrendim.

Salih okula başlarken, okul alışverişine çıktım. Salih için ne aldıysam bir tane de kendim için aldım.

Bir defter ona, bir defter bana… kalem, silgi, açacak…

Okul çantası bile aldım kendime. Kalemlerimi, defterlerimi çantaya yerleştirdim.

Salih okuldan döner dönmez

-Ne öğrendiniz bu gün? diye sorardım.

İşe dik ve eğik çizgilerle başladık. Günlerce çizgi çizdim.

Nihayet fişe geçtiler, tabi ki ben de…

Yazdıkları fişi okutur, Salih kaç kez yazdıysa ben de o kadar yazardım.

Her yazdığımı onlarca kez tekrarlardım.

Fişleri kelimelere böldüler, yeni cümleler kurdular o kelimelerden.

Sonra kelimeleri hecelere böldüler, yeni kelimeler oluşturdular.

Hepsini ben de yaptım.

Kareli defterime sayıları yazdım, öğrendim.

Resim defterim, boya kalemlerim bile vardı hocam.

Salih ne resmi çizerse defterine, ben de kendi defterime çizer, boyardım.

Onun öğrendiği şarkıları öğrendim, onunla birlikte söyledim.

Salih gündüz öğrenciydi, akşam öğretmen.

Sıkıldığı oluyordu benden…

Öf anne..! dediği oluyordu.”

“Aradan aylar geçti hocam” dedi Emine.

“Salih’le aynı zamanda okumaya geçtik.

Salih bir gün önlüğünün yakasında kırmızı bir kurdeleyle geldi eve.

-Bu ne? diye sordum.

-Okumaya geçtim diye öğretmen taktı dedi.

Hemen ertesi gün kırmızı bir kurdele aldım kendime. Kendi ellerimle yakama taktım.

Ben de artık okumaya başlamıştım öyle ya…

Kırmızı kurdele benim de hakkımdı…”

Büyülenmiş gibi dinliyordum Emine’yi.

İnanamıyordum Emine’deki bu özleme, bu azme.

“Valla hocam” dedi “aynen böyle yaptım.”

“Salih’in masal kitaplarını defalarca okudum. Şimdi gazete de okuyorum, elime geçtikçe roman da…

Çocuklarımın ödevlerine bile yardımcı oluyorum daha ne olsun?”

“Siz gözleriniz görürken bile kör olmak nedir bilir misiniz hocam?” dedi.

“Okumayı öğrenmeden önce körmüşüm ben.

Sizin gördüğünüz şeyleri göremezdim önceden.

Otobüsün üzerindeki yazıyı okuyamayıp, soracak birilerini aramanın utancını bilir misiniz?

Ya resimsiz bir yazıyı ters tutmanın gülünçlüğünü bilir misiniz?

Öyle çok utanç yaşadım ki…

Çocuklarımın da annelerinden utanmasını istemedim hocam” dedi.

Asıl utanması gerekenin kendisi olmadığını bilerek ya da bilmeden…

Emine, hapsedildiği zindana bir çift pencere açmıştı kendi elleriyle…

Gözlerinde yaş, ifadesinde hakedilmiş bir gurur vardı.

Gözlerimi kuruladım elimdeki mendille…

alıntı: Soner Oğuz

***************

Bir düşün…

Kim bilir belki bir gün onlara ihtiyacın olur düşüncesiyle gereksiz eşyaları biriktirmeyi alışkanlık edindin mi?

Belki gelecekte ihtiyacın olur düşüncesiyle parayı hiç kullanmadan sadece biriktirme alışkanlığın var mı?

Uzun bir süredir zaten giymediğin elbiselerini, ayakkabılarını evinde artık kullanmadığın eşyaları hala saklıyor musun?

Ya kendi içinde yaşadığın hayal kırıklıklarını, gücenmeleri korkuları üzüntüleri ve benzer duyguları biriktirme alışkanlığın mı var?

Bu alışkanlığından vazgeç çünkü bunu yaparak kendi zenginliğine karşı geliyorsun!

Hayatına yeni şeylerin girmesi için önce onlara yer açman gerekiyor.

Bolluğun sana gelmesi için yaşamında yer işgal eden fakat işe yaramayan şeylerden kurtulman gerekiyor.

İşte yaratacağın bu boşluğun kuvveti tüm arzularını hayatına çekecek olan gücün ta kendisidir!

Eski ve işe yaramayan maddi ve manevi tüm varlıklarını biriktirdiğin sürece yeni fırsatlar için yerin olmayacak.

Eşyalar sürekli dolaşmalıdır. Çekmecelerini dolaplarını depo gibi kullandığın yerleri boşalt.

Artık kullanmadığın eşyalarını ver gitsinler.

Bir yığın kullanmadığın eşyayı biriktirmek seni olduğun yere sabitleyerek ilerlemeni engeller.

Ancak yine de, hayatta ilerlemeni engelleyen bu eşyaların kendileri değil onları biriktirme alışkanlığındır.

Onları ısrarla elimizde tutarak darda kalacak olmanın ve yoksulluğun olasılığını düşünürüz.

Yarın bir gün onlara ihtiyacımız olursa bu ihtiyacı karşılayamamaktan korkarız.

İşte bu düşüncelerle zihnine iki mesaj gönderiyorsun.

1 ) Geleceğe güvenin yok!

2 ) Sen zaten yeniye ve daha iyisine layık değilsin.

Bu yüzden eski ve işe yaramaz eşyaları saklayarak kendini mutlu ediyorsun!

Rengini ve parkalığını yitirmiş her şeyden kendini özgür bırak!

Artık yeninin sana gelmesine ve yaşamına girmesine izin ver…

alıntıdır

ŞUNLAR DA HOŞUNUZA GİDEBİLİR